Bu büyülü dünyada karanlıkta yolunuzu bulmaya çalışmak istiyor musunuz?

Sitemize üye olunuz...



 
AnasayfaDeathomens RPGKayıt OlGiriş yap
Hoşgeldiniz. Lütfen, Giriş yapınız ya da Kayıt olunuz.








Sitemize hoşgeldiniz!
Harry Potter zamanını hatta bilinen dört büyücü zamanını bile geride bırakıp daha öncelere götürüyoruz sizleri. Alışılmamış temamız ve özgün sistemlerimizle beraber sizleri bekliyoruz. Sihirli dünyamızın kapılarından geçerek bu heyecan dolu kurguda yerinizi alabilirsiniz.
Sihirli günler dileriz.


blablabla
SITE STATS

User Legend

Paylaş | 
 

 R e i n e Gregeroit

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Reine Gregeroit



Mesaj Sayısı : 8
Kayıt tarihi : 15/05/11

Karakter Bilgileri
Özel Yetenek:
Quidditch Mevkii:
Büyücü Gücü:
46/100  (46/100)

MesajKonu: R e i n e Gregeroit   Paz Mayıs 15, 2011 3:29 pm

Reine Gregeroit

    Bir hikâye anlatacağım size. Açın gözlerinizi kocaman. Sanmayın hurafedir, uydurmadır! Kahramanları hala yarasını, bir savaş esirinin memleket kokusu gibi yüreğinde taşır…

Henüz sisli düşmanlıkların olmadığı, insan yüreklerinin bebek ruhları kadar temiz, iyiliklerin umman kadar olduğu zamanın birinde üzerinde hiç güneş batmayan bir ülke varmış. Ülkenin en uç köşesinde bir oğlan yaşarmış. Sanmayın övüp insan dışı özelliklerinin anlatacağım. Sanmayın ki cennet rüzgârları kadar serin diyeceğim nefesine. Hiç sanmayın diyeceğimi gözleri Zühre’yi kıskandırırdı diye. . Ve hatta demeyeceğim kokusunun bahar kadar ferah, teninin güneş gibi parlak, boyunun servi gibi uzun olduğunu. Çünkü sadece biriydi o da kimilerine göre, içindeki kanla dolu boşluğu bilmeyenlere göre…

Yıldızların güneşi kıskandıracak güzellikte aydınlattığı dünyaya geldi oğlan. Sıcak bir malikânenin taş duvarlarında patlıyordu o gece annesinin ağrılı çığlıkları. Bir müddet sonra babanın korkulu kalp atışları minik oğlunun hıçkırıklarıyla karıştı. Tüm vücudu terden sırılsıklam olan baba, bir an olsun derin nefes alabilmek için pencereden uzattı uzun, çenesi çukurlu, tıraşlı yüzünü. Tam o sırada bir yıldız kaydı başının üstünden, arkasında buz mavisi basamaklı bir iz bırakarak. Çok değil biraz yol aldıktan sonra diğer yıldızların parlattığı cilalı geçitten geçerek, kan izlerini peşinden sürükleyen başka bir yıldızla çarpıştı. Her insan yeni parlayacak bir yıldızdı. Ve iki insanın kesişen yolları büyük bir patlamayla, tam oraya, yeryüzüne koca bir delik açtı. Diğerinin kan izlerine devirdi gözlerini baba, komşu ülkeye giden bir yol çizdi çevirdiği açı. Elbette ki diğer o da bir yaşamı simgeliyordu. Fakat bu yeni yeşermiş hayat değil, doğan bir sarmaşığa toprak olmuş hayata aitti. Bir annenin bebeğinin kokusunu alamadan kendini feda etmiş olması, içinde tuttuğu ve daha yıllar boyu alacağı milyonlarca nefesin hikâyesini anlatıyordu sürüklediği izleri. Adına yakışır güzellikte bir kız dünyaya geldi komşu ülkede. Annesinin kanları içinde bembeyaz pamuktan bebeğini gören babası “Rosalinda” dedi ona. Teodor’un içini savaş yerine çevirip, her hücresini, beynini, kalbini, benliğini kan revan içinde bırakacak olan yasak aşkı Rosalinda… Kimse bilmiyordu çarpışan yüreklerin kıvılcımları elbet bir yerlerde bir şeyler yakacağını ve kim bilebilirdi ki ruhlara kazınmış yazgıları hiçbir kuvvetin silemeyeceğini.

Gel zaman git zaman, o eski günlerin temizliği kalmadı insanlarda. Rosalinda annesinin toprağında bir sarmaşık gibi dimdik büyüdü. Teninin saflığının hiçbir zaman değişmemesiyle birlikte uzun siyah saçları çöktü peykan bakışlarının üzerine. Masmavi gözlerini yaşlı zaman demetleri hiç puslandıramadı. İçindeki okyanusları Teodor’la karşılaşacağı gün için biriktirdi. Uzun ince bedenini her gün sınırına sürüklemekten bıkmadı usanmadı. Teodor ise ülkesi ile komşu ülke arasında olan karışıklıkları bastırmada kullanılan bir asker, daha doğrusu bir piyon oldu. Her gece ayakta durmaktan nasır tutmuş ayaklarını ülke sınırına itiyor, Rosalinda’nın kokusunu duymadan yatağında rahat uyuyamıyordu.

O gece de Rosalinda, yine tüm gecelerde olduğu gibi sınıra gitmek için yatağından kalkacaktı. Ancak bu sefer onu uyandıran aşkın sessiz fısıltıları değil alev saçan bombaların sağır edici gürültüleri oldu. Aslanın nefesini ensesinde hissetmiş bir ceylan gibi fırladı yerinden. Hemen üzerine bir şeyler iliştirmek için yatağından kalktı. Pembe, terli ayakları her adımında cilalı tahta yerlerde minik izler bırakıyordu. Dışarı çıktığında korneasını yakacak parlaklıkta ışıldıyordu her yer. Yanıyordu! Çığlıklar, feryatlar, başları elleri arasında dövünen pek çok insan… Etraftaki is kokusu entarilere sülük gibi yapışıyordu, geri kalan kısmı ise buhara karışıp yükselerek büyük zifiri bulutlarla bütünleşiyordu. Her yerden öbek öbek dumanlar yükseliyordu ve Rosalinda kafasını komşu ülkeye doğru çevirdiğinde bunlardan pek çoğunu orada da gördü. Dudaklarında sadece birkaç harf koparak yerin kızgın ateşli zeminine düşerek dağıldı, parçalandı. "Teodor!" Önündeki ona doğru koşan kadını omuzlarından tutarak başka bir yöne doğru ittirdiği gibi koşmaya başladı. Ayağındaki ev terlikleri çok geçmeden parçalanmıştı. Yerdeki sıcak zift kor ve cam kırığı parçalarından oluşan karışım artık Rosalinda’nin ayak tabanıyla bütünleşmiş vaziyetteydi. Sınıra vardığında normalde var olan tel örgülerin arkasına bir sıra daha döşendiğini gördü. Artık geçmek daha imkansızdı. Rosalinda en sonunda gözyaşlarıyla telin altındaki toprağı tırnaklarıyla kazmaya başladı. Yıllardır içinde biriktirdiği yaşları şimdi bir çağlayan olmuştu. Her parmaklarına çarpan kayada canı biraz daha fazla yanıyor elleri kanamaktan gelincik çiçeklerine dönüyordu. Bekleyemiyordu altından geçeceği kadar büyük bir delik açmak için kaybedilecek olan zamanı. Bu yüzden biraz kazdıktan sonra oluşan hafif çukurdan kendini itmeye başladı. Siyah üzerine küçük kırmızı çiçekli kumaştan yapılmış entarisi param parça olmuş, vücudu çizikler içindeydi. Sınırı aşıp ormanı geçtiğinde gördükleri karşısında donup kalmıştı. Her yerde bir şeyler yanıyor, insanlar bir yerlere kaçışıyorlardı. Hiç düşünmeden atladı kalabalığın arasına şu anda düşündüğü tek şey Teodor’u bulmaktı. O da insanların hiçbir yarar getirmeyen hareketlerini tekrarlamaya başladı. Bir sağa bir sola koşuyordu. Bu böyle uzun bir süre devam ettikten sonra kolundan biri onu sertçe tutup atının arkasına kaldırdı. Savaş esiri olarak alındığını düşünerek içindeki engin okyanusları kusmaya başladı. Çok değil at üstünde biraz seyrettikten sonra demir zırhlı süvari Rosalinda’yla birlikte indi. Büyük tahta kapıları iki eliyle ittirerek içeri girdiler. Süvari kapıları kapattı ve demir başlığını çıkardı. Yüzü yara bere içinde kalmış Teodor var gücüyle içeri doğru koşmaya başladı, bir eliyle Rosalinda’yı sürükleyerek. Salona girdiler. Teodor sinirden kıpkırmızı olmuş yüzündeki, kaşlarını çatarak yankılı bağırışlarını patlattı:

— Burada ne işin var?
— Sen gelmeyince…
— Sana ne olursa olsun o sınırı geçmemen gerektiğini söylememiş miydim ben!
— Ama seni merak ettim.
— Şu üstünün başının haline bak. Çizik içinde kalmışsın.

Teodor, Rosalinda’nın çiziklerini sildi eliyle. Ona ilk defa dokunduğu bu gün, kaderlerinin kesiştiği gün gibi kanlı olmuştu. Sustular…

Ahir zamanların bilinmezliğinde alındı, kalbe akıtılmış derin okyanusun ta dibinden tutup çekilmiş berceste bir sevdanın ilk soluğu. Teodor’un kordan bedeni, Rosalinda’ nın her saçlarını savuruşunda körükleniyor, külleri etrafa dağılıyor, çıkan kıvılcımlardan ikisinin de yürekleri alevleniyordu. Kopmuş savrulmuş telleri koyuyordu üstüne, her telde biraz daha Rosalinda kokuyor, her nefesinde onu içine çekiyor, yutkunamıyordu. Sersemlemiş böceklere, hatta görmeyen sineklere ev sahibi olan salon avizesinin sarı ışığı, üstlerine çarparak kırılıyor, dağılıyordu evin her bir köşesine. Onlar duruyordu peki ya ruhlarını içine hapsetmiş dürtüleri… Onlar sıcak valslarını yapıyorlardı, verniği kalkmış, gıcırdayan parkeler üzerinde. Birbiri ardına gelen tüm adımlar, kahkahalarla çıkan seslerin, tutuklu bir hayaletin çığlıkları gibi kulaklarda yankılanmasıyla son buluyordu. Teodor ve Rosalinda ise içlerinde olan kavgaları dışa vurmamak için görünmez bir çaba içine girmişler, etraflarını saran ışığın altında öylece birbirlerine bakmakla yetiniyorlardı. Ruhlarının iç gıcıklayıcı hallerini birbirlerine söylemekten bile acizdiler işte. Ama ufuk çizgisinde unutulmuş, kimsesiz duygularına yenik düştüler. Teodor kendini ağırdan satan ve birkaç dakikadır almayı bile unuttuğu nefesini topladı ciğerlerine. Ruhlarının içinde asılı kaldığı gölgelerine, basmaktan bile korktukları andaydılar işte. Hiç düşünmedi. Düşünürse yapamazdı. Rosalinda’yı var gücüyle kendine çekti.

“Aklımın ucundan bile geçmeyecek sertlikte çekti beni kendine. Güneş demetleri kadar beyaz ve masum yüzüne daha yakındım artık. Sevgiye kısır evin tahtaları, ısmarlama aşklarımdan sıyrılarak, tutkuyla yanıp Grejuva ateşine dönüştüler. Onun her dokunuşunda bağırıştı tüm hücrelerim, dalga dalga ürpertiler yayıldı vücudumun en ücra köşelerine kadar. Elini indirdi sırtımdan ve cam kesiği gibi derin bir yarık açtı. Tüm kötü anılarım, korkularım dağıldı yarıktan evin dört bir yanına. Kötü kokulu siyah isi andırırcasına sindi duvarlara. Tıpkı anne kucağı gibi sevgi bulutları taşıyordu içinde. Yağmurlarıyla sırılsıklam etmek için ne hevesli... Gözleri cehennem gibiydi. Bu haliyle kendine zarar vermesinden korkuyordum. Ben mi? Ben doğuştan cehennemliktim zaten. Ha şimdi düşmüşüm ateşe, ha ölünce... İttirdi sırtımı yasladı kapıya. O sert odunsu şey, ilk defa bu kadar yumuşak ve ilk defa bu kadar fazla canlı idi. İpeksi dokunuşları kanıma karışan alkol gibi bedenimi esir alıyordu. Ona olan aşkım ve esaretim, beni hiçbir zaman bir sonuca varamadığım düşüncelerin puslu zindanlarına hapsediyordu. Sonra kucağına aldı beni. O kadar dikkat ediyordu ki canımı yakmamaya, koşarak gittiği yolda karıncaları ezmemeye çalışmak gibi bir şeydi yapmaya çalıştığı. Kollarında kuş gibiydim. Uçuyordum, rahattım ve inmek istemiyordum. Vücudum alevler içinde yanmaya bırakılmış bir günahkâr gibiydi. Şikâyetçi değildim. Hatta cennet tarlalarında ciğerlerine anne kokusu çekmek gibiydi onun ateşinde yanmak. Yukarı çıktığımızda usulca bıraktı beni yatağa.”

“ Birden kendime çektim onu. Neden ya da daha önemlisi nasıl yaptım bunu bilmiyordum. Tek bildiğim ve düşündüğüm bedenim bir yağmur damlası gibi toprak tarafından emilmeden, ruhum alıp başını terk-i diyar etmeden, karşımda duran, her baktığımda beni tanrıya inandıran bu kadına sıkıca sarılabilmekti. Lakin ne mümkündü kokusu kanıma karıştığında ölmemek. Son duam olan kadın… Ne mümkündü ki ona sadece sarılmakla yetinebilmek. Yukarı katta bir oda olmalıydı. Onu bana katacak, bizi öldürecek bir oda. Düşündüğüm gibi de buldum orayı. Fazla güneşliydi. Işık demetlerinden bile kıskanmak onu… Esaret böyle bir şeydi…”

Perdeleri kapattı prens. Küçük prenses korkardı karanlıktan. Utanırdı söyleyemezdi. Utandı, söyleyemedi... Prens, aldı prensesini kollarına. Işığına sarıldı prenses. Onun vücudundaki alevle buldu o gece yolunu.

Rosalinda, Gelecek’inin kalbinde çarpan huzurun ritmini dinleyerek uyudu. Teodor’un ateşten gözleri, gündüze neşe verip, gecenin çiğlerini kuruttu sabah. Aynı Rosalinda’nın ağlayan yüreğindeki yaşlarda olduğu gibi... En huzurlu uykularıydı ikisininde, ta ki tahta kapı büyük bir gürültüyle açılana kadar. Üç eli silahlı piyade geldi. Ülke çoktan düşmüştü düşman piyadeleri oldukları üstülerinden belliydi. Hepsi birden silahlarını ikisinin üzerine doğrulttular ve nişan aldılar. Teodor son bir öpücük kondurdu Rosalinda’nın yanağına sonra tek eliyle onun gözlerini kapadı. Üç el silah sesi yankılandı malikâneden. Sormadan sorgulanmadan kıyıldı canlarına. Evet onlar huzurun kucağında öldüler ve daimi kaldı sevgileri ama hiçbir zaman dinmeyecek, kulaklarda yankılanan masumiyetin can çekişme sesleri…

    Ve şimdi siz beni dinleyenler soracaksınız ki savaş ne oldu, bitti mi? Savaş bitti. Bu iki aşığın anma mezarı onların kaderini kesiştiren iki yıldızın açtığı çukura dikildi. Kalplerdeki burkulmayla birlikte kulaklarda şu nağmeler inledi:


yo bebo y bebo y bebo para olvidarte
yo duermo y duermo y duermo para no pensar
maldito mundo
vivir para pagar por el pecado de amarte
maldita tu
sueltame

te digo que vida no tengo y es por tu culpa
las noches igual que los días
de soledad
oh dio mio
ayúdame para matar este amor
que está en mi corazón
bendito dio sálvame

solo caminando en el camino de este mundo
y no tengo más fuerza para luchar
pensaba que amarte fue el remedio del dolor
pero el dolor se hizo grande más y más
te dejo para siempre vida mia no te olvides
que soy hombre que existe para ti
y el cante de mi vida te regalo para siempre
hasta que llegue el día del morir
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Reine Gregeroit



Mesaj Sayısı : 8
Kayıt tarihi : 15/05/11

Karakter Bilgileri
Özel Yetenek:
Quidditch Mevkii:
Büyücü Gücü:
46/100  (46/100)

MesajKonu: Geri: R e i n e Gregeroit   Paz Mayıs 15, 2011 3:29 pm

Türkçesi;

Seni unutabilmek için,
İçiyorum, içiyorum, yine içiyorum.
Düşünmemek için,
Uyuyorum, uyuyorum, yine uyuyorum.
Kahrolası dünya,
Seni sevmenin günahını ödüyorum.


Seni sonsuza kadar terk ediyorum, aşkım,
Ama yalnız senin için var olduğumu bil.
Ve hayatımın şarkısını sana armağan ediyorum.
Sonsuza kadar, Ölene kadar.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Usta
Usta
Usta


Mesaj Sayısı : 44
En Belirgin Özellik : Puan veririrm
Kayıt tarihi : 23/03/11

Karakter Bilgileri
Özel Yetenek:
Quidditch Mevkii:
Büyücü Gücü:
50/100  (50/100)

MesajKonu: Geri: R e i n e Gregeroit   Salı Mayıs 17, 2011 9:02 pm

Anlatım: 24/25
İmla: 14/15
Görünüm: 8/10

Toplam: 46/50 Puan..

İyi Rp'ler...
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
R e i n e Gregeroit
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
 ::  :: RPG MERKEZİ :: Büyücü Gücü-
Buraya geçin: