Bu büyülü dünyada karanlıkta yolunuzu bulmaya çalışmak istiyor musunuz?

Sitemize üye olunuz...



 
AnasayfaDeathomens RPGKayıt OlGiriş yap
Hoşgeldiniz. Lütfen, Giriş yapınız ya da Kayıt olunuz.








Sitemize hoşgeldiniz!
Harry Potter zamanını hatta bilinen dört büyücü zamanını bile geride bırakıp daha öncelere götürüyoruz sizleri. Alışılmamış temamız ve özgün sistemlerimizle beraber sizleri bekliyoruz. Sihirli dünyamızın kapılarından geçerek bu heyecan dolu kurguda yerinizi alabilirsiniz.
Sihirli günler dileriz.


blablabla
SITE STATS

User Legend

Paylaş | 
 

 Cleora.

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Cleora Ernestine
Lady Ahern & III. Sınıf
Lady Ahern & III. Sınıf
avatar

Kadın
Mesaj Sayısı : 9
Yaş : 22
En Belirgin Özellik : Suskun.
Kan Durumu : Baba melez anne muggle doğumlu.
Gerçek Ad : Ekin Su.
Kayıt tarihi : 19/03/11

Karakter Bilgileri
Özel Yetenek:
Quidditch Mevkii:
Büyücü Gücü:
46/100  (46/100)

MesajKonu: Cleora.   C.tesi Mart 19, 2011 9:32 am



    Cam kırıkları gibidir bazen kelimeler, ağzına dolar insanın; sussan acıtır, konuşsan kanatır. Hançer gibidir bazı kelimeler, dışardan oldukça gösterişli, güzel; anlamına bakarsın, hayatında hiçbir şeyin yakmadığı kadar yakar canını. Ama bir kelime vardır ki, duyduğunda; kimi zaman hiç hissetmediğin duyguları uyandırır içinde, kimi zamansa… Hiçbir cam kırığının, hiçbir hançerin açamadığı yaraları açar kalbinde…


    Cadı, hiç yapmadığı bir şeyi yaparak, düşünmeden yazmıştı bu satırları. Aklından değil, kalbinden çıkıyordu kelimeler. Bunu, nedense, sadece belirli zamanlarda engelleyebiliyordu. Bu zamanların çok zor durumlar olması kendisi için büyük bir avantajdı. Duygularını bastırabiliyor olması, kendisine hem zarar veriyor, hem de kendisini koruyordu. Zaten kendisini kimsenin sevmediği bir ortamda şartlar duygusuz olmasını gerektiriyordu. Ezilmeye razı olması gerekiyordu, ama artık alışmıştı. Ezilmek kelimesini düşündükçe aklına eski ailesi geliyordu. Eski. Bir aile ‘eski’ olabilir miydi? Peki, bir çocuk, bir genç, ailesiz olabilir miydi? Bu soruların cevabı kendisi için tekti: Evet. Ailem diyebileceği kimsesi yoktu, hiç olmamış gibi davranıyordu zaten. Ailesi olsa ne olacaktı ki hem? Malcolm gibi mutsuz da olabilirdi. Malcolm… İçindeki o uğultulu ses, sadece derin, çok, çok derin bir iç çekmesine neden olmuştu. Olağan duygularını böyle bastırıyordu. O kelimenin canını yakmasına engel olamasa da, en azından bastırabiliyordu duygularını. Dersine çok ama çok iyi çalışmıştı. Hayat kendisine duygusuz olmasını söylüyordu. Tanrı O’nu böyle yaratmıştı. Eğer Tanrı kendisinden haberdarsa, ya da öyle biri varsa. Küçüklüğünden beri dua eden insanları incelerdi: Hepsi iki ellerini yukarı kaldırır, Tanrı’dan bir şeyler isterlerdi. Ruhların yukarı, göğün ötesine çıktığı söylenirdi hep. Peki, neden ruhtan ayrılmış bedenler yerin altına, toprağa gömülürlerdi? Düşüncelerinin saçmalığından dolayı kendi kendine söylenirken hala elinde tuttuğu tüy kalemi bu sefer sağ eline alıp, defterini sola doğru çevirdi dizlerinin üzerinde. Göl Kenarı’nda, yalnız başına, güneş ufukta yavaşça, başka yerleri aydınlatmak üzere, kendisine veda etmek üzereyken düşüncelerini yıllardır yaptığı gibi döküyordu defterine.


    "Hayat öyle lanet birşey ki; sustuğunda konuşmadın diye pişman eder, konuştuğunda ise susmadığın için kahreder."- Bukowski.


    Bukowski’nin bu sözünü ne zaman aklına getirse, içinden bir şeyler koptuğunu hissediyordu kız. Kendisine bu kadar uyan bir söz daha varsa o da Uğultulu Tepeler’deki Catherine’in rüyalarıni anlatırken kullandığı sözlerdi: Öyle rüyalar görüyorum ki, bunlar, hiç aklımdan çıkmadıkları ibi, düşüncelerimi de değiştirmeme neden oldu. Suya karışan şarap gibi rüyalar da benliğime işleyip düşüncelerimin rengini değiştirdi. Ezberlemişti artık cümleleri. Okuduğu her şey ama her şey aklında kalıyordu zaten. Bu bölümün kitabın seksen beşinci sayfasında olduğunu, soran üçüncü paragraf olduğunu çok net bir şekilde hatırlıyordu mesela. Her şeyi aklında tutması acı bir şeydi, Malcolm’ı gördüğü her an da hafızasına kazılmıştı. Bu yüzden nasıl değiştiğini görebiliyordu. O da kendisi gibi olmuştu. Duygusuz. Acaba kendisi de mi koruyordu başkalarından kendisini? Neyden korumak isterdi ki kendisini? Okulda kendisine düşman olabilecek birisi var mıydı ki? Son hallerinden sonra belki de çoğalmıştı düşmanları, ama bunu umursayacağını sanmıyordu. Cadıyı umursamıyordu mesela. Ya, kendisinin de en yakın arkadaşı olan Etta’ylaydı ya da... Kaira’yla. Aklından geçen isimle boşta kalan sol elini yumruk yapıp sıkmıştı istemsizce. Küt, sivri tırnaklarının avuç içine battığını hissedebiliyordu. Canının yanmıyor olmasından dolayı da bir sorun yoktu kendisi için. Gözlerini yumdu bir süre. Yaş geleceğini haberdar eden bir acı kaplamıştı gözlerini.
    ‘Onun için ağlamayacağım.’
    Sanki yapabilecekmiş gibi, sakin ama titrek bir sesle emir vermişti kendisine. İç sesiyle değil, kendi kendine. Nasılsa yalnızdı, her zamanki gibi. Kendisini kim duyabilirdi ki? Karanlığın baskınlığıyla çökmeye başlayan sis gibi gri olan gözleri gölün üzerinde oluşan minik dalgalardaydı. Kıyıya yaklaşan küçük kıpırtılar gibi, gelmesini bekliyordu ilhamlarının. Fakat kendi aklında, ya da kalbinde, hiçbir kıpırtı yoktu şu anda. Düşüncelerini bir türlü toparlayamıyordu nedense. Dikkatini dağıtacak hiçbir şey yoktu şu anda. Her zaman yazacak bir şeyler bulmasına rağmen, neden şimdi bir şey bulamıyordu? Aklı hiçbir zaman durmazdı aslında. Gözlerinin daldığını hissedebiliyordu. Beyni boşalmış, gözleri daha da boş bakmaya başlamış, hatta görüntü yavaşça bulanıklaşmaya başlamıştı. Bayılmış falan değildi, kendisine hep olan şeylerden biriydi bu aslında. Gerçi arada bir, bilmediği nedenlerle bayılabiliyordu. Şu anda durumun farklı olduğunu biliyordu. Duyduğu tanıdık bir sesle, aniden, kendisine geldi titreyerek.
    ‘Roncelvalles, burada ne arıyorsun?’
    Malcolm. Güçlü, tanıdık, soğuk sesi anında tanımıştı. Derin bir iç çekti cadı. Duygularını yeniden bastırıyordu böylece. Konuşmak için boğazındaki düğümü de bastırmıştı bu sırada. Elindeki defteri ve tüy kalemi sol yanına koydu ve sesin geldiği yöne, arkasına döndü. Sisten ve iyice ilerlemiş olan miyobundan dolayı dostunu göremiyordu. Orada olduğunu, varlığını hissedebiliyordu ama. Nefes alarak konuşmaya başladı. Sesi sıradan ama neşeli gibi çıkıyordu. Yani Etta ve Malc’in yanında olduğu gibiydi.
    ‘Sen misin Malc? İyice ilerleyen miyobumu bile, bile neden uzakta duruyorsun? Gelsene. Sana burada ne aradığımı gösteririm.’
    Sesinin doğal çıkmasına sevinmişti. Hazırlıksız yakalanmıştı biraz. Yazdıklarına bakarak yüzündeki üzgün ifadeyi değiştirerek düşünceli görünmeyi başarmıştı. Çocuk yanına geldiğinde başını kaldırdı ve daha sonra yanında duran defterle kalemi eline yeniden alarak, arkadaşının oturması için, sola kaydı. Oturup oturmayacağından bir an şüphe etse de, Malcolm, yanına oturmuştu. Cadı, önce yazdığı satırları, daha sonra da gölün üzerindeki küçük dalgaları gösterdi. Bunu tüy kalemiyle yapmıştı.
    ‘Az önce gelen ilhamlarımın şu küçük dalgalarla yavaş, yavaş gelmelerini bekliyordum. İlhamlarım yerine sen geldin.’
    Gri gözlerini çocuğa çevirerek kahverengi gözlerine baktı. Bu bakışları iyi biliyordu kız, arkadaşını çok iyi tanıyordu. Aradığı bir şeyi bulamayan birinin kızgınlığı vardı üzerinde. Yüzü ifadesizdi, mermerden yapılma muhteşem bir Zeus heykelinin yüzü gibi donuktu, ama gözleri bunu anlatıyordu.
    ‘Sen bir şeyler arıyorsun ama sanırım. Ve bulamamış gibi bir halin var. Gözlerinden okunuyor.’
    “Necromanceler… Onlar hakkında bir şeyler araştırıyordum da…”
    Başka birisi olsa bu dalgın çocuğun geçiştirmek için bunları söylediğini düşünürdü, ama cadı anlamıştı arkadaşının gözlerinden. Düşünceli hali, dikkatsiz oluşu, okunuyordu her şeyi gözlerinden. Peki, acaba neden onlar hakkında bir şeyleri merak ediyordu ki? Ne zamandan beri başlamıştı? Bunları sorabilirdi ama O’nu sıkmak istemiyordu. Elindeki kalemi çevirmeye başlamışken konuşmaya başladı.
    ‘Birçok şeyi bilmeme rağmen Necromance’ler gibi şeyleri pek merak etmem, bilirsin. Ama yine de bir şeyler bakarım. İstersen?’
    Artık yardım etmek istediğinde soruyordu cadı. Korkuyordu artık arkadaşının hareketlerinden. Yapabileceği şeyleri tahmin etmek zordu; çok değişmişti. Herhalde bir tek O’nun yanında olduğunda eskisi gibi olabiliyordu. Kaira’nın. Derin bir iç çekti bir kez daha. Ve kalemi yeniden dans etmeye başlamıştı defterin çizgisiz kâğıdının üzerinde.


    Benim hiçbir şeyim yok. Ne bir ailem var, ne de arkadaşlarım. Mutluluğum yok, kalbim yok. Kalbim var aslında, başkasında ama. Hediye ettim ben kendiminkini. Ama o bana vermedi kendi kalbini. O’nunki, başkasında…


    Önce yazdıklarına şöyle bir göz gezdirdi. Yine duygular. Esiri olmaya falan mı başlıyordu bu lanet şeylerin? Bu ikiydi, üçüncüsünün olmasına izin veremezdi. Yazdıklarını ikinci kere okuduktan sonra Malcolm’a baktı. Yüzündeki ifadeyi çözemiyordu. Dalgındı, bir şeylere odaklanamayacak kadar dalgın. Yazdıklarını merak etmemişti herhalde. Roncelvalles, hep yazıyordu zaten. Yaptığı başka bir şey yoktu cadının. Sevgilisi yoktu, sevdiği… Vardı ama olmamalıydı. Her zamanki gibi yasak şeyleri seçmişti. Aklı seçmemişti, şu anda kendisinde olmayan kalbi seçmişti yasak olanı. Kalbini bir gün geri alacak ve başkasına verecekti. Ama kime, ne zaman… Hiç bilmediği şeylerdi bunlar. Belki de sadece geri alacaktı ve kimseye vermeyecekti. Rahibeler gibi, yalnız ve bakire ölecekti. Düşüncelere dalmışken hala arkadaşının kahverengi gözlerinin içine baktığını fark etmemişti. Başını bir an sağa sola salladı ve daha sonra defteri sağına, Malcolm’a doğru uzattı çok hafifçe.
    ‘Okumak ister misin? Yazmaya meraklı değilsin, biliyorum ama yorum almak isterim.’
    Arkadaşının gözleri kısa bir an defterde gezintiye çıkmış, daha sonra tekrar kendisine çevrilmiş ve aniden ayağa kalkmıştı. Neler olduğuna bir anlam verememişti cadı. Malcolm’ın ani hareketleri sinirlendiğini gösteriyordu. Neden sinirlenmişti ki? Konuşmaya başladığında sesi her zamanki gibi soğukkanlıydı. Ama yine gözleri farklı konuşuyor.
    ‘Kim bu?’
    Yandın Roncelvalles. Aslında yanmamıştı, önemli olan tek şey aşırı tepki vermemeye dikkat etmesiydi. Derin bir nefes alarak kendisi de ayağa kalktı, defterini ve tüy kalemini ağacın altında bırakarak arkadaşının gözlerinin içine baktı. Bunu duygusuz ve korkusuzca yapabiliyor olmasına o kadar çok seviniyordu ki… Gri gözleri sinirle parlayan kahverengi gözlere bir anlam vermeye çalışıyordu. Neden aşırı tepki vermişti ki şimdi? Kendisi olduğunu bilseydi bu gözlerin sinir yerine şaşkınlıkla parlayacağını biliyordu cadı. Sanki zihnini okumak istercesine bakıyordu büyücüye. O’na doğru küçük bir adım atarak yaklaştı. Aralarındaki mesafe bir metreden çok az daha azdı. Gözlerini daha net görebilmek için yapıyordu bunu. Derin bir iç çekti. Düşünürken bunu çok yapıyordu nedense. Bir de olağan duygularını bastırmak için işte. Belki de ona böyle birinin olduğunu söylemediğim için. Cevap tam olarak buydu. Fakat sinirlenmemeliydi, O da Kaira’dan söz etmemişti, Roncelvalles onları görmüştü sadece. İçine oturan o hissi yeniden hissetti bir an. Kıskanmıştım. Kıskanmıştı, ama buna üzülmemişti. Kimle mutluysa onunla olmalıydı Malcolm, en yakın arkadaşıyla olacak hali yoktu herhalde. Bir cevap bekleyen gözler sabırsız bir hal almıştı. Sonra yine arkadaşının sesini duydu cadı.
    ‘Kim bu?’
    Daldığını falan düşünmüştü herhalde. Ama dalmamıştı, sadece odaklanmıştı. Bununla ilgili söyleyeceği toparlıyordu sadece. Heyecanlı değildi, ya da canı yanmıyordu. Sadece topluyordu kelimeleri. Yüzüne duygusuz bir ifade yerleştirdi. Ve dudaklarından kelimeler dökülmeye başlamıştı.
    ‘Yazdıklarımda neden bir gerçeklik arıyorsun ki? İlla biri mi olmalı?’
    Kelimelerin ardından sustu kız bir süre. Tepkisiz kalmaya çalışıyordu. Taşmasını engellediği duygularla ufak bir savaş veriyordu şu anda. Rüzgârın kendisine taşıdığı koku kendisini kontrol etmekte zorlanmasına neden oluyordu. Gözlerini kısa bir anlığına büyücüden kaçırdı, daha sonra yeniden baktı kahverengi gözlere korkusuzca. Biraz da meydan okuyucuydu bu bakışlar.
    ‘Biri olsa bile, bu seni neden ilgilendirsin ki? Sen bana Kaira’dan hiç söz ettin mi? Etmedin. Ben de biri olsa bile söz etmek zorunda değilim sanırım, değil mi? Öyle biri yok ama.’
    Sesi sakindi, gözlerinin aksine. Gerçekten de, meydan okur gibi bakıyordu büyücüye. Bunu neden yapıyordu? Çocuğun kafasını daha fazla karıştırmasına izin vermemek için miydi? Muhtemelen, öyleydi. Belki de buradan gitmeliydi. Ama büyücünün buna izin vermeyeceğini biliyordu. Mecburen, bu konuşma gittiği yere kadar gidecekti. Peki nereye kadar giderdi?

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Reginald Weisberg
Lord Jules Müdürü & Büyü Bilimi Profesörü
Lord Jules Müdürü & Büyü Bilimi Profesörü
avatar

Erkek
Mesaj Sayısı : 87
Yaş : 24
En Belirgin Özellik : Otorite, mantalite
Kan Durumu : Safkan
Gerçek Ad : Emre
Kayıt tarihi : 13/07/10

Karakter Bilgileri
Özel Yetenek: Wandless, Zihnebendar
Quidditch Mevkii:
Büyücü Gücü:
50/100  (50/100)

MesajKonu: Geri: Cleora.   C.tesi Mart 19, 2011 10:57 am

Anlatım (Akıcılık, betimleme, vs.): 22/25
İmla: 14/15
Görünüm: 10/10

Büyücü Gücü: 46/50

_________________
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Cleora.
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
 ::  :: RPG MERKEZİ :: Büyücü Gücü-
Buraya geçin: